Lars Von Trier'in son filmi Dogville üzerine düşünmeler. Yazı bu haliyle "Yeni
Sinema" dergisinin son sayısında da yer almıştır.Füsun Kayra Kötülük Toplumu
Çiçekleri* DOGVİLLE:’ELM SOKAĞINDA KABUS’
Lars Von Trier’in son filmi ve ‘USA’ üçlemesinin ilk filmi olan Dogville kapalı
bir mekanda tamamıyla kurgu olarak var olan bir kasabada; Dogville’de geçiyor.
Dogville kimsenin kolay kolay yolunun düşmeyeceği, yaşayanlarının üç dört aileyi
geçmediği, herkesin birbirini bildiği bir Amerikan kasabası. Kasabaya girişin
tek bir yol üzerinden olması bir tür kapan etkisi uyandıran Dogville’de
yabancılara çok sempati duyulmaz, yanlışlıkla yolu düşmüş bir yabancıyı zorla
aralarına kabul ettiklerinde ve hatta yavaş yavaş ona sempati duyduklarında
bile, bir süre sonra aslında koca bir kapan olan Dogville bu yabancıyı
yutacaktır. Filmin geçtiği Elm Sokağı kötü bir Amerikan korku filmi olan “Elm
Sokağında Kabus”tan bir gönderme olsun diye alıntılanmış olmasa da emin olun
Dogville’deki Elm Sokağı sizi ‘Elm Sokağındaki Kabus’tan daha da dehşete
düşürüp ürkütecek.
Dogville ‘dürüst ve iyi kalpli insanlar’ın yaşadığı küçük bir kasabadır.
Gelenekçi Amerikan ahlakının hakim olduğu kasabanın aslında Amerika dışında da
dünyanın herhangi bir yerinde görülecek türden, kökenleri gelenekçi yapıdan
beslenen bir gericiliğe gebe olduğu çok geçmeden anlaşılacaktır.
Film; kasabalı genç Tom Edison’ın bir gece Dogville’in Elm Street’inde
dolaşırken, kasabaya yanlışlıkla gelen ve onu takip eden gangsterlerden kaçacak
yeri kalmamış Grace’i kasabada saklama kararından sonra, bu kararın tüm kasabaca
onaylanarak Grace’in koşullu olarak kasabada geçirdiği birkaç hafta içinde
başına gelenler üzerine kurgulanmış.
Dogville, Grace’in gelişiyle kendi iç dengesini, ahlakını, dile getirilmemiş
duygularını, insanlığını ve bu insanlığın nerede bittiğini Tom’un da yardımıyla
arar ve bulmaya çalışmaz. Kendini bir ahlaki yapı uzmanı olarak gören ve
betimleme tekniğiyle roman yazan Tom aslında filmin üstüne kurulu olduğu
ikiyüzlü ahlakın kilit ismi sayılabilir.
Açık olarak; kasaba(lı) ahlakının, kapalı olarak; hıristiyan ahlakı ve
kapitalist sistemin içini boşaltarak değersizleştirdiği ahlaki temalarla
desteklenen film; merhametli ve iyi yüreklilik emsali azize Grace’in,
kasabalının kendisine yönelik her türlü kişisel şiddetine karşılık merhametini,
iyiyürekliliğini ve bağışlayıcılığını kullanarak alçakgönüllü bir ‘melek’ gibi
davranıyor olsa da, aslında kendini herkesten en üstte tutan kibirinin tutsağı
olduğunu kabul etmek zorunda kalmasıyla son bulur. Ve kibir aslında Hıristiyan
ve Yahudi ahlakının bilindiği gibi en büyük günahlarındandır.
Ki aslında Grace’in tümüyle kasabadaki diğerlerinin bastırılmış zaaflarının
ortaya çıkışında ya da ikiyüzlü toplumsal ahlakın çöküntüye uğradığı her
olayda, tüm bunlardan kendisini sorumlu tutup bağışlanmayı dilediği özür
sekansları Hırıstiyanlıktaki günah çıkartma sekanslarından çokta farklılık
göstermez ve belki de tek fark Grace’in Tanrıdan değil Tanrının yerine konulan
Dogville ve Dogville halkından affedilmeyi beklemesidir. Ve bu da ikiyüzlü
kapitalist ahlakın çöküntüye uğradığı Amerikan hegomanyasında, Amerikanın
kendini Tanrı ilan ettiği bir dünyada, dünyanın geri kalanının kendilerinin
affedilmesini ummasından pek uzağa düşmüyor kanımca. Ki bu benzerlik Dogville’i
dünyanın herhangi bir noktasında bulunabilecek bir kasaba olmaktan da
çıkarmakta, nitekim üçlemenin adı da USA, Irak değil.
İyi ve dürüst insanlardan kurulu, geleneksel Amerikancı yapı içindeki
siyah-beyaz, kadın-erkek, yetişkin-çocuk tüm Dogville’lilerin, kışkırtıcılığıyla
tüm dini öğelerde günahkar olarak sunulan ‘Kadın’ tarafından baştan çıkartılıp
kışkırtılması, bu kışkırtıcılığın bizzat nedeni olan kadın: Grace tarafından
tanrının adaletinin tükendiği noktada tüm Dogville’lilerin cezalandırılmasıyla
son buluyor.
Ki Lars Von Trier’in; “Dalgaları Aşmak”ta; ‘Bess’, “Karanlıkta Dans”ta ‘Selma’
ve “Idiots”da;Karen olarak seyirciye sunduğu tüm kadın karakterlerin; dini
öğelerin günahkarlık için yeterli göreceği; fahişelik, adam öldürme, ailesini
önemsememe gibi çıkışlarına rağmen her biri Grace kadar masum ve suçsuzdur, ama
ne yazık ki hiçbiri Grace kadar şanslı olamamıştır.Aşkını, yaşamını, ailesini
kaybeden Bess, Selma ve Karen’a karşılık Grace tüm Dogville’i ortadan
kaldırarak belkide şimdiye kadarki tüm Lars Von Trier kadın karakterlerinin
intikamını almakta. Bu intikam meleğinin ancak Amerikalı bir kadın karakter
olarak ortaya çıkmasıda ayrıca not edilebilir.
Şiddet; Grace’in sakinlik ve sûkunetle sindirilmeyi kabul ederek boyun eğdiği
tüm tecavüzlerin, tacizlerin, aşağılanma ve horgörmelerin içinde ne denli
gizlenmiş varlığını hissetiriyorsa, şiddetin ancak şiddetle bastırılacağı
mantığı ile korkunç bir katliama dönüşerek açıktan bir şiddetle karşılığını
buluyor. Amerikanın şiddeti şiddetle bastırmaya çalışmak için giriştiği ortadoğu
çıkartmaları aynı ahlak dizgesinin sonucu değilmi!
Genede geride bıraktığımız Bienal’in “Şiirsel Adalet” başlığı için uygun ve
şiirsel adalet başlığına doğrudan göndermeli bir iş olarak sunulabilecek bir an
olarak; Grace’in kasabalı birkaç kadın tarafından cezalandırılmak üzere,
kasabayla arasındaki bağ olarak gördüğü, tüm yaşadığı kötülüklere karşı
direncini temsil eden sahip olduğu yegane şeyler çin işi biblolarının tek tek
gözünün önünde ağlaması kesilinceye dek kırılmasının karşılığında, bibloları
kıran Vera’nın çocuklarının tek tek gözünün önünde, ağlaması kesilene kadar
öldürülmesiyle eşitlenmesi tam da Bienal’in Şiirsel Adalet başlığıyla örtüşmekte
bana kalırsa!
Tanrı Amerikayı her zaman korumuyor anlaşılan, belki Amerikanın kendini Tanrı
ilan etmesi de bunun sonucudur, kimbilir...
Ve Dogville Grace’in ağzından çıkan; “Bu dünyayı biraz daha yaşanır yapmak
istiyorum”, “Bu dünya bu kasaba olmadan daha iyi olacak” sözleriyle yerle bir
edilir. Bu sözler bizim CNN’den canlı olarak izlediğimiz Amerikan Başbakanın
sözlerinden ve eylemlerinden aşina olduğumuz bir ağız nitekim.
Brecht’in “Üç Kuruşluk Opera”sından alınan klasik müziğin boğucu etkisiyle
donatılmış filmin, David Bowie’nin ‘Young Americans’ isimli şarkısıyla son
bulması da ayrı bir anekdot olarak düşülebilir, fazla söze gerek kalmadan
şarkıdan birkaç dizeyle kapatabiliriz sanırım;
“Do you remember, your President Nixon?
Do you remember, the bills you have to pay
Or even yesterday?
Have you have been an un - American?
Just you and your idol singing falsetto
'bout
Leather, leather anywhere, and
Not a myth left from the ghetto
Well, well, well, would you carry a razor
In case, just in the case of depression
Sit on your hands on a bus of survivors
Blushing at all the afro - Sheeners
Ain't that close to love?
Well, ain't that poster love?
Well, it ain't that Barbie doll
Her heart's been broken just like you
have”
Füsun Kayra
*Charles Baudelaıre’in “Kötülük Çiçekleri”nden değiştirilerek.
---------------------------------
Do you Yahoo!?
Yahoo! Hotjobs: Enter the "Signing Bonus" Sweepstakes
[Non-text portions of this message have been removed]